27 Ocak 2022 Perşembe Saat:
13:42

Tarihin Dönüm Noktalarına Yeni Bir Bakış

07-12-2020 11:22


 

 

 

 

 

Giriş

 

Hz. Âdem’den (a.s) beri beşeriyet tarihi ne kadarlık bir müddete ulaşmıştır? Bu konudaki bilimsel verilerin İslamî açıdan gerçeklik payı da olabilir mi? Peki Hz. Nuh (a.s) tufanı acaba evrensel olmamış olabilir mi? Günümüz insanlarının hepsi Nuh nesline mi mensuptur?

 

Bu konuları makalemizde açıklarken, tahriften uzak olan kitabımız Kur'an-ı Kerim'de genellikle konuların çoğunda açık bir nass bulunmadığından, çıkardığımız sonuçların kesin olmadığı da bilinmelidir. Ancak bu hususta kaynaklı bir şekilde yeni bir bakış açısına yol vermenin de gayet mümkün olduğunu göstermek istiyoruz. Çünkü din ile kesin bilim çelişemez. Eğer çelişirse, ya din adına yapılan yorumlarda ya da bilimde bir yanlışlık vardır; dinin kendisinde değil. Bu yüzden bilimi de bu konularda hatadan arı görmediğimizi vurgulamak isteriz.

 

İslam'a göre Hz. Âdem’den (a.s) bu yana, gerçekten on bin yıldan fazla geçmemiş midir?

 

Öncelikle değinmek gerekir ki, beşeriyetin toplamda kaç bin sene ömrü olduğu ile ilgili beyanların büyük çoğunluğu zayıf senetlidir. Bunların birçoğu, kıyamet ve zuhur için vakit belirtme gibi hususları kapsadığından, kaynaklarımıza zıt unsurlar da ifade etmektedirler. Örneğin İmam Bakır'dan (a.s) gelen senedi kopuk bir rivayet, zuhurla ilgili ebced hesabı üzerinden vakit belirtmekte ve Kamerî hesap göz önünde bulundurulduğunda, Hz. Âdem’in yaratılışını M. Ö. 6322 yılına tarihlemektedir.¹

 

Mürsel olduğu ve zuhur için vakit belirtme gibi muteber kaynaklarca reddedilen bir hususu içerdiği için, böyle bir hadisin duvara vurulacağı aşikârdır. Yine başka bir senetsiz hadiste, İmam Sadık (a.s) zuhur için vakit belirtmese de, önceki yaratıklara verilen mühletler üzerinden Hz. Âdem’in yaratılışından itibaren Âdem nesline on bin sene vakit verildiğini buyurarak, kıyamet için vakit belirlemeye olanak tanındığı gözlemlenmektedir.² Hiç kuşkusuz ki, böyle nasslar, mektebin kesin bilgileriyle çeliştiği için, kenara atılmaları gerektiği bellidir. Büyük Peygamberler arasındaki süreyle ilgili ise İmam Sadık'tan (a.s) gelen Hz. İbrahim ile Hz. Nuh arasında bin sene olduğu rivayeti de yine senetsizdir.³ Bunun dışında, Hz. Nuh ile Hz. Âdem arasında bin beş yüz sene olduğu rivayetinde yine Ehl-i Sünnet'ten bir ravi bulunduğunu görüyoruz. Senedi güvenilir olduğu için isteyen o hususu kabul edebilir. Ancak kaynaklarımızda, bu bilgiye zıt olabilecek bilgilerin de yer aldığını unutmamalıyız. Zira böyle sınırlayıcı bilgiler Ehl-i Sünnet'te daha yaygındır. Bazı büyüklerin yaptığı gibi, nüfus istatistikleri ile delil getirmek o kadar da mümkün gözükmüyor. Çünkü bu sayılar nüfusun hesaplanan tarihlerdeki gerçek rakamını yansıtamamaktadır. Yine bu şekilde günümüzdeki Hristiyan ve Yahudi yenidünya yaratılışçılarının bütün dünyanın toplam ömrünü insanlığın kendi dini metinlerinde farz edilen kısa ömrüne sığdırmaya çalıştıkları da gözden kaçmamaktadır. Oysa dünya ömrünü bu gibi bir sınırlandırma İslam'ın ruhuna zıttır ve muteber delillerle çelişmektedir.

 

Dolayısıyla sahih senetle Hz. Âdem’le günümüz arasında ne kadar geçtiğini tayin edebileceğimiz bir rivayet yoktur. Ehl-i Sünnet kaynaklarında yine, dünyanın ömründen yedi bin yıl geçtiği rivayeti zayıftır. Dolayısıyla bu yöndeki haberlerin kaynaklara zıt konular ihtiva etmesinden dolayı, bunu Hz. Âdem’in yaratılışı arasındaki müddete tevil etmekte fayda da görmüyoruz. Çünkü bu, zuhur ve kıyamet için zaman tayin eden rivayetlere güvenilebileceği şüphesi yaratabilir. Şimdi bilimsel çevrelerde günümüz insanlarının ortak atası ile ilgili ne dendiğini açıklayacak, sonra Ehl-i Sünnet ve Şia'daki dini kaynaklarda buna bir işaret olup olmadığını göreceğiz.

 

Genetik bilimi günümüz insanlarının ortak atasıyla ilgili ne der?

 

Bilim adamları keşfettikleri genetik kodları ve mutasyonları sınıflandırmış, onları harflerle ifade etmektedirler. Günümüzdeki her insanın baba tarafından ortak atası, bilimsel mutasyon hesaplarına göre, 27.000-227.000 yıl günümüzden önce yaşamıştır ve A0 kodlamasını taşır. Ancak, tespit edilen Y-DNA (baba hattı gen mirası) örnekleri, günümüz insanlığının 27.000 seneden daha evvel başlamış olabileceğini ifade etmektedir. Araştırmalarda dendiğine göre, o eski çağlarda doğal bir afet sonucu insan nüfusu 1.000-10.000'lere düşmüş, geriye kalan bireylerin soyundan günümüz insanları gelmiştir. R1 kodlamasına ait Sibirya'daki bulgular 21.000 sene önceye dayanmaktadır. Bilim adamlarının çoğunluğunun kanısı, günümüz insanlarının ortak atasının Afrikalı olduğu yönündedir. Hatta günümüz insanlarının atalarına mensup olarak Avrupa'ya bile gelmiş olan ilk insanın siyahî olduğu ifade edilmektedir.

 

Bazıları da antik DNA örneklerine kuşkuyla bakar. Çünkü bunların bir bölümü, yenilenemeyen ve kendini koruyamayan, dolayısıyla laboratuvara taşınamayan türdendir. Ancak bu hepsini kapsayacak değildir elbette. Eğer günümüz ataçizgilerinden yalnızca birinin 21.000 sene önceki bir ataya dayandığı söyleniyorsa, bu sonuç doğru olduğu takdirde, günümüz insanlığının on bin yıldan daha eski olacağı apaçık ortadadır. Gerçi bilimin tarih boyu değişik evrelerden geçtiğine bakarsak, bu hususta da bilim adamlarının görüşleri değişebilir. Bu yüzden bizim değineceğimiz hususlar, dileyen kimsenin kabul edebileceği kesin olmayan bir önerme olarak anlaşılmalıdır.

 

Hadislerimizde günümüz insanının Afrika kökenli olduğuna herhangi bir işaret var mıdır?

 

Peygamberimiz (s.a.a) ve imamlarımızın (a.s) hadislerinde gen, genetik miras gibi konuları ifade eden "ırk" tabiri mevcuttur. Bu kelime,"temel yapıtaşı, köken, damar.." gibi bir anlam ifade eder. Masumlara göre, bu "ırk" Hz. Âdem’den beri ilk atalarımızdan bu yana bize geçen fiziki ve psikolojik özellikleri içerir. Örneğin bu tabir, hem Ehl-i Sünnet, hem Şia kaynaklarında geçen ortak bir hadiste şöyle geçmiştir:

 

Genetikle ilgili bilimsel bir hadis

 

Ravi diyor ki: İmam Bâkır (a.s) buyurdu ki:

 

"Ensar'dan bir adam Peygamber'in (s.a.a) huzuruna geldi ve dedi: Bu kadın benim amcakızım ve eşimdir. (Rivayetin bazı versiyonlarında on bir tane atasını saydı) ondan iyilik ve güzellikten başka bir şey beklemem. O benim için bir çocuk dünyaya getirdi ki, son derece siyah, burun delikleri büyük, saçları kıvırcık ve yayvan burunludur. Kendi dayılarım ve atalarım arasında onun gibi birini tanımıyorum.” Peygamber (s.a.a) o erkeğin karısına buyurdu ki: "Sen ne diyorsun?"

 

Kadın dedi ki: "Hayır! Seni hak üzere Peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, bu adamla evlendiğim zamandan beri, başka bir erkeği onun yerinde karar vermedim."

 

Peygamber başını aşağı eğdi, sonra göğe baktı. Ardından o adama bakarak buyurdu ki: "Ey adam! Kendisiyle Âdem arasında doksan dokuz gen (ırk) bulunmayan hiç bir insan yoktur ki, bunların hepsini (saydığın) soyla çarparsın. (10×99 ata) Nütfe rahime yerleştiğinde, bu genler harekete geçip, coşmaya başlar ve her biri ayrı ayrı çocuğa kendilerinin benzemesini Alllah'tan ister. Senin çocuğun, senin dedelerinin ve dedelerinin dedelerinin ona yetişmediği ilkel genlerdendir. (Âdem’den sonraki ilk atalarındandır) çocuğunu al ve beraberinde götür. Kadın o an şöyle dedi: "Ey Allah Resulü! Benim işimin düğümünü çözdün."

 

Hadisin senediyle ilgili ön bilgi

 

Bu hadisin Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki versiyonundan aynı sonuç elde edilse bile, ifadeleri farklıdır. Şia kaynaklarında hadisin şeklinin yorumu daha belirgindir. Senedine gelince, bu rivayet Şia kanalıyla İmam Bakır (a.s) vasıtasıyla Hz. Peygamber'den (s.a.a) nakledilmektedir. İmam Bakır (a.s) kendisiyle Peygamber arasındaki vasıtaları saymamıştır. Senedinde zayıf olduğu bilinen herhangi bir ravi yoktur. Ancak senedin bir kısmı kaldırıldığından dolayı meydana gelen bir kopukluk vardır. Buna karşın Ehl-i Sünnet kaynaklarında aynı rivayetin farklı versiyonu sahih bir senetle Abdullah ibn-i Bûreyde'ye ulaştırılmaktadır.⁵ Ancak Abdullah ibn-i Bûreyde'nin kimden naklederek bu sözü Hz. Peygamber'e (s.a.a) vardırdığı belli değildir. Fakat İmam Bakır'ın (a.s) normalde ceddi Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği rivayetleri babaları vasıtasıyla son olarak İmam Ali'den (a.s) naklettiği dikkate alınarak, Abdullah ibn-i Bûreyde ve babası başından beri İmam Ali'nin (a.s) hilafete geçmesini savunduğunu bildiğimiz zaman bizce konu aydındır. Yani Abdullah ibn-i Bûreyde bu rivayeti İmam Bakır'ın (a.s) yaptığı gibi İmam Ali'den (a.s) nakletmiş olmalıdır. Abdullah ibn-i Bûreyde H. 15 senesinde doğmuştur. Dolayısıyla 25 yaşına dek İmam Ali'den nakledebilir. Vefatı ise 115 senesi ve İmam Bakır'dan (a.s) sadece iki sene öncedir. Dolayısıyla İmam Bakır'ın (a.s) neden Şia kaynaklarında hadisin senedini açıkça İmam Ali'ye (a.s) ulaştırmadığını öğreniyoruz. Çünkü o dönemde Abdullah ibn-i Bûreyde hayattaydı ve kendisi takiyye yoluyla bu rivayeti İmam Ali'den (a.s) aldığını aktarmadığı için, İmam Bakır (a.s) senedi zikrederek onun hayatının tehlikeye girmesini istemiyordu diyebiliriz. İmam Ali'nin (a.s) senetlerde adını anmamak nadir bir husus değildir. Örneğin Hasan-ı Basrî de, Ehl-i Sünnet kaynaklarında kendi mürsel hadislerini İmam Ali'den naklettiğini, ancak onun adını anmaktan korktuğunu söyler..⁶

 

Başka bir rivayetle ilk rivayetin teyidi

 

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: "Yüce Allah bir insanı yaratmak istediği zaman, onunla Âdem arasındaki suretleri bir yere toplar, sonra onu, onlardan birinin suretinde yaratır. Bu yüzden, sizden hiç kimse kendi çocuğu hakkında: "bu çocuk bana ve benim atalarımın hiçbirine benzemiyor" dememelidir."

 

Değerlendirme

 

Bu iki rivayetten, insanlığın Hz. Âdem’den sonraki ilk nesillerinin siyah tenli olduğu rahatça anlaşılmaktadır. Ancak elbette ki, Hz. Âdem’in toprağında farklı toprakların karışımı olduğu için, ten rengi mıntıkaya göre değişebilmektedir. Yine hadisin farklı nüshaları karşılaştırıldığında (bkz. En-Nevâdir li'r-Râvendî, c. 1 s. 35 adamın babalarından on baba saydığı söylenen nüsha), Hz. Âdem’le Peygamberimiz arasında neredeyse 1000 nesil geçtiği bilgisi verilmektedir. Bu günümüz bilimine daha uygun olduğu için bu iki rivayeti almakta beis görmüyoruz. Çünkü bizce gen konusunun işlendiği bilimsel hadislerde günümüz bilimiyle bu kadar tutarlı hadisler olması, bunların kolayca kenara atılamayacağını gösterir. Zira Kur'an'a zıt bir bilgi de değildir. Elbette Kur'ân'da kesin bir bilgi olmadığı ve bilim değişken olduğu için kesin olarak insanlığı genç gösteren rivayetler tercih edilmezdir de diyemeyiz. Şimdi Hz. Âdem’in cennetinin kendi açımızdan en uygun tefsirini aktarmaya çalışacağız:

 

Tefsirde Hz. Âdem’in cennetinin dünyadaki bir cennet olması ihtimâlini destekleyici nükteler

 

1- İblisin ahiret cennetine girişi yasaktır. Çünkü zaten Allah (c.c) onu kendi huzurundan kovmuştu.

 

2- Cennet nimetleri fena bulmaz, ancak Hz. Âdem’in nimetleri meyveyi yemesiyle son buldu.

 

3- İblis'in yasak meyve ve orada ebedi kalmak ile ilgili Hz. Âdem’e verdiği vaatlerin yalan olması.

 

4- Allah'ın amel etmeden cennete koymamak ile ilgili hikmetine zıtlık teşkil etmesi ve sorumluluklara amel etmeden bir kulun cennete yerleştirilmemesi.

 

5- Hz. Âdem’in ahiret cennetine intikali çok büyük bir nimet sayılacağı hâlde, bu nimetten Kur'ân'da açık şekilde bahsedilmeyişi.⁸

 

6- Uhrevî cennetin Hz. Âdem’in maddi yaratılış ve fiziki yapısına aykırı olması.

 

7- Hz. Âdem’in yaratılma sebebinin yeryüzünde halife olmak olması ve ahiret cennetinde kalmanın zaten baştan beri onun yaratılış amacına zıt olması.

 

8- "Yukarıdan aşağı inmek" anlamına gelen hubut kelimesinin sadece yüksekten aşağı inmek anlamına değil, bir yere yerleşmek ve yüksek konumdan aşağı bir konuma gelmek anlamına da gelebilmesi ve bu yüzden Hz. Âdem’in cennetinin gökyüzünde olmasının zorunlu olmaması. Zira yerleşmek manasında da kullanıldığı Kur'ân'da görülmüştür.¹⁰

 

9- Hz. Âdem’in cennette acıkmamasının ayetteki "dilediğiniz yerden yiyin" tabirine esasen, dünyada rızkı bol bir vaha veya bağ, bahçe ve bostana da uyarlanabilmesi.

 

10- Güneş altında kalmamanın dünyevi bir bahçede de, ağaçların sıklığı ile mümkün olması.

 

11- Cennet kelimesinin, "örtmek" kökünden gelmesi, bu yüzden ekinli ve ağaçlı bir bağ ve bostana da, ekini yeri örttüğü için cennet denilebilmesi.

 

12- Vahalara da, ağaç ve ekinleri toprağın üzerini kapladığı için aynı tabirin kullanılabilmesi.

 

13- Hz. Âdem’in girdiği cennetle ilgili berzah ve ahiret cennetinin bazı ortak özelliklerinin anılmasının cennete Hz. Adem için yasak meyveden yemediği takdirde ölene kadar o bahçede rahat yaşayacağı için, bu rahat yaşamın öbür dünyadaki cennete ön hazırlık olarak da yorumlanabilmesi.

 

14- İmam Sadık'tan (a.s) bu konuda sarih ve kavi-yi ke's-sahih (sahih yakın güçlü) senetli bir hadisin ulaşması ve bunun Kur'an tefsirine daha uygun olması.⁹

 

Sonuç olarak, Hz. Âdem’in cennetinin Afrika'daki bir bahçe, vaha veya ağaçlı yeşillik alan olduğunu diyebiliriz. Hz. Âdem’in oradan sahih hadislerde geçtiği gibi Safa tepesine intikal etmiş olabilir. Hz. Havva ise Merve tepesine intikal olunmuştur. Hz. Âdem Safa tepesi üzerinde secdeye kapandığında göre, boyunun günümüz insanlarıyla takriben aynı olduğunu anlıyoruz. Hz. Âdem’in zamanında Kabil ve Habil'in tarımla ve hayvancılıkla uğraşması da Âdemî insanlığın genç olduğunu gösterici bir unsur değildir. Çünkü tarım ve hayvancılık şimdiye kadar yürütülen kazılara göre 23 bin sene önceye kadar götürülmektedir. İlerde ne söyleneceği de belli değildir. Buzul çağında buzullar Mekke civarına veya Irak civarına ulaşmadığına göre, Hz. Âdem dönemi tarıma elverişli olmuştur.

 

Hz. Nuh'un tarihi ve nesli

 

İmam Bakır (a.s) bir rivayetinde, Hz. Nuh'un gemisindeki şahısların da nesillerinin mevcut olduğunu buyurmuş, günümüz insanlarının hepsinin Hz. Nuh soyundan olmadığını buyurmuştur.

 

Bu konuda "onun neslini baki kalanlar kıldık" ayetinin sadece Peygamberliğin Hz. Nuh'un neslinde bulunduğunu ifade ettiğini buyurmuştur.¹¹ İmam Sadık'ın (a.s) bir hadisinden, Hz. Nuh'un tufandan sonra doğum yapan kızının neslinin üç oğlunun neslinden fazla olduğu anlaşılmaktadır.¹² Hz. Nuh'un (a.s) tufanının tarihiyle ilgili, onun sirkeyi icat ettiğine dair bazı rivayetlerden yola çıkarak, tufanı tarihlemek mümkündür. Bu şekilde, tarihte bilinen en büyük tufanın araştırmalara göre M. Ö. 6250-6350 aralarında vuku bulduğunu, bilinen en eski sirke kalıntılarının M. Ö. 6000 yıllarına dayandığını gösterebiliriz. O zaman, Hz. Nuh soyunun ortalama 8.100 yaşındaki J-P58 genetik koduna sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Hz. İbrahim'in genetik kodu bunun altkollarından J-FGC11 koluna mensuptur. Hz. Ali'nin (a.s) kendine has kodu ise bu iki kodun altdallarından J-FGC10500 dalıdır. Fakat Hz. Âdem zamanında da sirkenin bulunduğunu diyen rivayetlere bakarsak, Hz. Nuh'un tufanının M. Ö. 3500-4600 yıllarına tarihlenmesi de mümkündür. Çünkü dendiğine göre Sümer edebiyatının başlamasına yakın tarihlerde 650 km uzunluğunda ve 150 km genişliğinde bölgesel çapta bir tufan vuku bulmuştur. Kişinin iki DNA taşımasını sağlayan hastalıklar, özbağışıklık hastalıklarında kişiye kan bağışı yapılması, lösemi hastalığında ilik nakli ve diğer durumlardaki organ bağışları dışında, bu DNA kodlarının her biri Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim'in, İmam Ali'nin, neslinde sorunsuzca süregelmiştir. Ancak, bu gibi istisna durumlar göz önünde bulundurulduğunda bu konuda kişilerde çıkan sonuçlar kesin sonuç değildir ve dolayısıyla İslami açıdan delil de sayılmaz.

 

Hz. Nuh tufanının kapsamı

 

Rivayetlerde Hz. Nuh tufanı ile ilgili birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bazı hadislerde, günümüz insanlarının Peygamberlerin de mensup olduğu nesilleri Hz. Âdem’in oğulları Hz. Habil, Hz. Şeys ve Hz. Yafis ve Abdullah (Hz. Abdiyal) soyundan oldukları söylenmiştir.¹³

 

Dolayısıyla, Peygamberlerin hepsinin Hz. Nuh soyundan olmadığını, böyle bir hususun sadece tufanda boğulan ve geriye kalanlara nispetle söylendiğini diyebiliriz. Hadislerde bu Âdem evlatlarından ilk ikisinin (Habil ve Şeys) baba tarafından soylarının bugün bulunduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla şu sonuç çıkmaktadır: tufan olayının kimi hadislerinde, tufanın Kabil soyu ile Şeys soyu arasında geçtiği, iman edip gemiye binenlerin hepsi Şeys soyundan olduğuna göre,¹⁴ Hz. Habil'in soyu nerededir? Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: genetik araştırmalara göre, Afrika kıtasındaki genetik kodların büyük bir bölümü diğer kıtalarda nadir görülür. Dolayısıyla bilim adamları insanların önce bir müddet Afrika'da yaşadıkları, sonra oradan göç ettiklerini söyler. Bizim önerimiz ise, eğer Afrika'da bulunanların genetik kodunun farklı oluşu ve tufandan evvelki dönemlerden beri aynı soyun orada bulunduğu gerçekten ispatlanmış olursa, kaynaklarımıza uygun olan hususun, onların Hz. Habil soyundan bilinmesi oluşudur. Yani Hz. Âdem (a.s) Safa tepesinden inip tövbesi kabul edildikten sonra, hac yapmış ve Kufe'ye yerleşmiştir. Hz. Habil şehadetinden sonra kardeş katili Kabil tarafından hadise göre günümüz Basra merkez camiinin kıble tarafına gömülünce, eşinden ikinci Habil adındaki oğlu doğmuş, o Hz. Şeys'in kızı Huriye ile evlenmiştir. Sonra hadislerde de ifade edildiği gibi Kabil'in neslinden sakındırılınca, bu soya mensup olanların bir kısmı onlardan uzaklaşmak için Afrika'ya göçmüştür. Bu sebeple, daha çok Ortadoğu'da kalan Hz. Şeys'in evlatlarının genetik açısından geçirdiği farklı mutasyonları onlar geçirmemiştir. Bilim adamlarına göre, günümüz insanlığının ensestle çoğalmadığı kesindir ve günümüz insanlarının, hatta Afrikalıların bile, anne tarafından Neandertallere ulaştığını söylemişlerdir. Dolayısıyla Hz. Âdem’in çocuklarının eşleri hakkında hadislerde geçen huri kadınlarından maksadın bilimsel çevrelerce daha çok iri gözlü olmakla bilinen Neandertal kadınları olduğunu diyebiliriz.

 

Nuh tufanının evrensel olmadığı ihtimalini teyit edici hadisler var mı?

 

1- Bir meçhul ve bir müvessak (güvenilir) senetle, İmam Sadık'tan (a.s) şöyle naklediliyor:

 

"Hz. Nuh bu gemiye sekizer çift bindirdi. Nitekim Allah (c.c) buyurmuştu ki: "Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş ve deveden iki, sığırdan iki"

 

Koyundan bir çift evcil, bir çift ise halkın avlamasının caiz olduğu dağ koyunu. Keçiden de iki tane, biri halkın eğittiği evcil keçi ve öteki çöllerde bulunan keçiden. Deveden de iki tane, biri (Horasan'da bulunan) buhâtî devesi, öteki Arap devesi. Sığırdan da iki çift: biri evcil sığır ve öteki vahşi sığır. Her kuştan da bir evcil ve bir vahşi olmak üzere (iki) çift seçti. Sonra yer su altında kaldı."¹⁴

 

2- Kasasû’l-Enbiyâ kitabında, Şeyh Saduk vasıtasıyla, ibn-i'l-Velîd'den, o Saffâr'dan, o Muhammed ibn-i Hüseyin'den, o Muhammed ibn-i Sinan'dan, o İsmail ibn-i Câbir'den, o sahih bir senetle, İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakleder:

 

"Gemiyi otuz senede yaptı. Sonra ona hepsinden (neamdan) ikişer çiftin bindirilmesi emredildi. Yani Âdem’in onlarla cennetten çıkarıldığı sekiz çifti, yerde Nuh'un neslinin geçimini sağlasın diye, Âdem’in neslinin geçimini sağladığı gibi... Çünkü yer onunla gemide olanlar haricinde, hepsini boğacaktı."¹⁵

 

Bu iki rivayetin senedindeki Muhammed ibn-i Sinan'ın imamlarımızın sır ashabından olduğu sahih hadislerle ispatlanmıştır. Dolayısıyla bu iki hadisin biri müvessak, diğeri sahih sayılmaktadır. Hz. Nuh'un tufanının hadislerde geçtiği gibi, Kabil ve Şeys evlatlarının ortak yaşam bölgelerine dâhil olan kendi kavmini kapsadığını diyebiliriz. Hz. Nuh'un Nuh suresinde "gece gündüz kavmimi çağırdım" (Nuh/5) demesi, sürekli onlarla bir arada olduğunu iletmektedir. Hz. Âdem’in bu sekiz çiftle cennetten çıkarıldığı birçok hadiste geçmekte, Hz. Âdem’in cennetinin maddi ve dünyevi olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir.

 

Bir de Hz. Nuh'un (a.s) peygamberliği dünyadaki herkes içindi demek, o zaman tufan da evrenseldi demek değildir. Çünkü evrensel Peygamberler önce kendi kavimlerinden başlar, onlar içinden iman eden iyice çoğalınca başka kavimlere daveti ulaştırır. Kur'ân'da tufanla ilgili geçen ‘arz’ ve ‘el-arz’ kelimeleri sadece yeryüzü anlamına değil mıntıka ve ülke anlamına da gelmekte; bu anlamda Kur'ân'da da defalarca geçmiştir. Dolayısıyla, muteber senetli olan bu hadisler Kur'an-ı Kerim'deki "min kullin zevceyni'sneyn" tabirinin gerçekte gramere göre muzafun ileyh-i mahzuf (tabirden önce, belagat gereği söylenmeyen sınırlandırıcı bir kelimenin bulunmuş) olduğunu, hazfolunan kelimenin "neam", yani Kur'ân'da sekiz çift şeklinde bahsedilen dört ayaklı hayvanlar olduğunu anlatır.

 

Müvessak senetli hadiste geçen kuşlardan maksadın ise, bölgesel tufanda sağ kalan, uçabilen ve gemiye binmemiş olan hayvanlar olduğunu anlıyoruz. Bunlar da Hz. Nuh’un emrine verilmiş olmalıdır. Çünkü Muhammed ibn-i Sinan İmamların sır ashabından olduğu için, genellikle farklı anlamlara gelebilen ve önce yorumlanması gereken (muazzalat) nakillerinde bulunmaktadır. Mü'minun suresinin 27. ayetinde geçen, fe'sluk fîhâ min kullin zevceyn'isneyn tabiri, gemiye alınan hayvanların gemiye alınmasının kolaylıkla gerçekleştiğini gösterir. Çünkü "girdirmek" anlamındaki seleke tabiri, kolaylık ihtiva eder. Bu ise, Hz. Nuh gemiye belirli hayvanları alınca zorluk çektiği rivayetleri reddolununca daha iyi yerini bulur. Dolayısıyla evrensel tufan ve bütün hayvanları gemiye alma konusunun bir ihtimale göre, İsrailiyat menşeli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Kur'an tefsiri tufanın hem küresel, hem de bölgesel olmasına uygun olduğu için, tufanın küresel olma bilgisinin İsrailiyat'a dayanma hususu da kesin değildir. Ama Ehl-i Sünnet'ten bu konuda gelen rivayetlerin çoğu eski Yahudi hahamlarından Vehb ibn-i Münebbih gibi şahıslara dayanmakta olduğundan, bu ihtimal yine söz konusudur..

 

Şia kaynaklarında ise bu konuda sadır olan rivayetler genellikle senetsiz veya metin yönünden arızalıdır. Muteber hadislerin önemli bir kısmı ise tufan hakkında kesin bir evrensellik ifadesi ihtiva etmemekte, her iki şekilde de gayet iyi yorumlanabilmektedir.

 

Not: Bizim burada değinmek istediğimiz, Nuh tufanının küresel olduğunu kabul etmenin Kur'an'ın mutlak beyanına göre, zorunlu olmayışıdır. Ancak, ilâhî davet evrensel olduğundan ve aynı zamanda farklı peygamberlerin başka bölgelere de gönderilme ihtimali bulunduğundan, tufanın evrensel olması ve aynı zamanda farklı yerlerden başlaması da mümkündür.

 

Hz. Âdem’in (a.s) ne zaman yaşadığı ve Hz. Nuh'un tufanının kapsamı ile ilgili kesin bir nass ve bilgi Kur'ân'da bulunmadığından dolayı, bu konuda kesin bir hüküm vermek mümkün gözükmüyor. Ancak Kur'an tefsiri ve bilimsel konuları 1400 sene evvel ifade eden hadisler bize, tarihteki yaygın görüş olan 10.000-12.000 yıllık insan geçmişi, evrensel tufan ve Hz. Âdem’in cennetinin uhrevi olması gibi konuların mektebin kesin inançlarından olmadığını, bu konuları tefsir ve hadislerden çıkarabilmek mümkün olduğu gibi, aksi görüşlerin de yine kaynaklara dayalı olarak oluşabileceğini gösterdi. Umarız çalışmamızla İslamî inancın ve özellikle Şia mektebinin bu gibi konularda farklı görüş edinebilme yönünden zengin olduğu görülmüş olur.

 

 

 

 

  

 

 

 

__________

1-Nur us-Sekaleyn, c. 2, s. 2, Tefsîr-i Ayyaşi'den naklen

2-Bihar ul-Envâr, c. 54 s. 84

3-Bihar ul-Envar c. 78, s. 91

4-El-Kâfî, 5. Kısım, c. 5 s. 561, Nikâh kitabı, nâdir hadisler babı,

5-Hakim Tirmizi, Nevadir ul-Usul, s. 852

6-İbn-i Hacer-i Askalânî, Tehzîb üt-Tehzîb, c. 2 s. 266, not: Hasan-ı Basrî'nin İmam Ali'nin yolundan uzaklaştığı ile ilgili rivayetler zayıftır. Aksine adalet, kaza-kader gibi hususlarda hiç bir zaman İmam Ali'nin (a.s) buyruğunun dışına çıkmadığı gözlemlenmektedir ve Şia uleması da bu hususu vurgulamışlardır.. Hasan-ı Basrî'ye töhmet edilmesinin esas sebeplerinden biri, İhticac kitabında geçen senetsiz hadislerdir ki, bunların içeriği diğer kaynaklarla çelişmektedir.

7-Bihâr ul-Envar, Müessese-tül-Vefâ, c. 60 s. 340

8-Ebu Müslim İsfahani, Cami ut-Te'vil li-muhkemit-Tenzil, H. K. 1388 baskısı, s. 67-68

9-Kuleynî, El-Kâfî, c. 3 s. 247

10-Fahreddin Turayhî, Tefsîru Garîb il-Kur'an, s. 353, Kum Zahidî yayınevi baskısı

11-Nur us-Sekaleyn, c. 4 s. 405

12-Nur ul-Mubin fî Kasas il-Enbiyâ'i vel-Mürselîn, c.1 s. 73

13-Şeyh Basim el-Hillî, Hel tezevvece evlâdu Adem ehavâtehum, s. 51

14-Kuleynî, El-Kâfî, c. 8 s. 283

15-Kasas ül-Enbiyâ, c.1 s. 66

 

Facebook da Paylaş
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !